yazmak istedim. böyle benim yazdığımın belli olmadığı ama birilerinin de görebileceği bir yer olsun. neresi olur? not defteri olmaz, tarzım değil ısınamadım. kafe tuvaletleri belki. istiklal’de mustafa amca’nın tuvalete yazabilirim aslında ama orası da şuan bana çok uzak. o zaman tumblr’a yazayım dedim. neden beni takip ettiklerini bile bilmediğim yirmi üç kişiye yazayım onlarla paylaşayım.
yine aynı şey oluyor. bölye ayak parmaklarımdan kalbime doğru bir karıncalanma yükseliyor, ellerim uyuşuyor. çok uyuz biriyimdir beğenme konusunda, her şeyi beğenmem fakat pek de iyi olmayan onu niye beğendim? aha işte beni tam olarak da bu korkutuyor. var aslında kendime göre sebeplerim ya da ben kendi kendime triplere giriyorum. yaptığı her hareketi takip ederken bir an kendimi takıntılı, sapık gibi hissediyorum ama sonra hemen geçiyor o his, devam ediyorum. tek kelime konuşmadık, ne zaman konuşacağız bilmiyorum. belki de hiç konuşmayacağız. oha konuşuruz lan abartma. nasıl olacak o zaman? ben iletişim kurarken sıkıntı yaşayan bir insan değilim aslında. başka bu ama.
yine aynı şey oluyor. vücudumu ele geçiriyor o his. ne kadar dirensem de, karşı koysam da. bakalım bu sefer nasıl olacak.
not: o yirmi üç kişiyi hiç ses vermeseler de çok seviyorum. öptüm.
Yurttan çıktım. Yağmur hafif hafif yüzüme vuruyordu. Havada kışın kapıda olduğunu belirten bir soğukluk vardı. Caddeye çıktım. Beni tramvay durağına götürecek üst geçide doğru ilerledim. Üst geçide giden yol iş makineleri tarafından kazıldığı için araba yolundan geçmek zorunda kaldım. İş makineleri trafiğin gürültüsünü dahi bastırıyordu. Üst geçidin ilk basamağına adımımı attığımda İstanbul Kart’ımda para olmadığını hatırladım. Aklımda iki gündür öğrenci işi olan, aylık 70 liraya 200 basım yapmak vardı. Hemen geri arkamdaki büfeye doğru yöneldim. Büfenin önünde orta yaşlarda bir kadın ve benimle yaşıt bir kız vardı. Büfeye daha da yaklaştım ve o anda büfecinin yüzündeki hiddeti gördüm. Zaten pek bir sinirli olan bu amca -tahminen kırk yaşlarında- orta yaşlı kadının yüzüne yüzüne küfür ediyordu. Hayatın cilvesi midir nedir, amcanın şiddetli küfürlerini arkadaki iş makinelerinin sesi bastırıyordu. Sanki amcaya doğal bir sansür uygulanıyordu kadir topbaş tarafından. Amca kadının önüne akbili sert bi şekilde vurdu ve küfüre devam etti. Kadın akbili alıp hızlıca uzaklaştı. Sıra önümde duran benimle yaşıt kıza gelmişti. Kız o kadar korkmuştuki amcanın bu tutumundan, gözleri dolu dolu nerdeyse ağlayacak. Amca kızın önüne de çarptı akbili. Kız koşarak uzaklaştı. Kartım işlemim yapılınca benim de suratıma çarpıldı ve ben de kartı alıp tramvaya doğru yola koyuldum. Amcanın küfürleri ise hala ilk şiddetiyle devam ediyordu. Niye bu kadar sinirlendin be amca? Ne yaptı o kadın sana? Sorcam ama çok pis tırsıyorum senden.
ido vapurunda çalınan bilgisayarıma…
iki gün oldu. sensiz iki gün. şerefsiz, alçak ve orospu çocuğu ellerin seni kilitli arabanın bagajını açıp -ki nasıl olduğunu hala anlayamadım- götürdüğünden beri iki gün geçti. o orospu çocuğu yüzünden şuan senin on yedi inç ekranına bakmak, uzun klavyende parmaklarımı gezdirmek, hassas touch pad’inde ellimi kaydırmak yerine tanımadığım, alışık olmadığım bir bilgisayardayım. bu yazıyı okuyanlar -bilmiyorum var mı okuyan, o da meçhul- gülecek belki ama harbiden içim yanıyor. sen benim için sadece bir bilgisayar değildin. sen benim için yedi senelik dandik bir bilgisayarla geçen teknolojik hayatın sonuydun. sen benim için biriktirilmiş helal paranın sonucuydun. sen benim için beyaz kapağın ardındaki dünyaydın. daha bir aylıktan biraz daha büyüktün benden ayrıldığında, o cenabet ellere geçtiğinde. daha her şeye muhtaç olduğun yaşta. daha fazla yazamayacağım.
eğer okuyan varsa not: ido’da arabanızdan ayrılmayın amk oturun yarım saat araçta. ayrıca cimrilik yapıp topçulardaki fakirlerle değil yüz lira fazla verip yenikapı’dan iyi insanlarla gidin. sonra götünüzde benim gibi iki milyar patlamasın. ahhh ah.
serumun ince ve şeffaf hortumunu ani bir hareketle kopardı. yatakta ayaklarını uzatarak, ellerinden destek alarak oturuyordu. ayakları… iki ay önce kalp krizinden ölen talihsiz bir genç kızın ayaklarıydı bunlar. başarılı bir operasyonla ona dikilmişti. üzerinde uzun beyaz hastane elbisesi vardı. aynaya baktı. altın sarısı uzun saçları dağılmıştı. saçlarını geriye attı. eskiden solungaçlarının olduğu yerler başarılı bir estetik ameliyatla kapatılmıştı. güzel yeşil gözlerinin altı kırışmış, küçük kırmızı dudakları çatlamıştı. elini yanaklarında, çenesinde, eskiden solungaçlarının olduğu yerde gezdirdi. “güzel bir kızdım ben eskiden.”
odasının kapısına yöneldi. kolu aşşağıya indirdi. kilitliydi. pencereye yöneldi. ikinci kattaydı. pencere boş ve çorak araziye bakıyordu. yangın merdivenine pek uzak değildi. ayağını pencerenin dışındaki küçük çıkıntıya attı. bir eliyle pencerenin kenarını tuttu. diğer ayağını da pencerenin dışına attı. ayağının kaymasından korktu bir an. daha tam alışamamıştı. oldukça dikkatsiz bir şekilde yangın merdevenine yaklaşmaya çalışıyordu. elini yangın merdiveninin soğuk demirine doğru uzattı. parmaklarının ucu değiyordu. son bir gayretle yangın merdiveni tuttu. bir ayağı boşlukta kaldı. tüm gücüyle kendini merdivene çekti. son anda sağ ayağı merdivende tutunacak bir çıkıntı bulmuştu. diğer ayağına da sağlam bir yer bulduktan sonra arası pek de dar olmayan demirlerin arasından yangın merdivenine geçti. bunda son bir ayda sekiz buçuk kilo vermesinin de etkisi olmuştu tabii. sessizce merdivenden aşağıya indi. en alt kattan zemine kadar yaklaşık iki buçuk metre boşluk vardı. hiç düşünmedi boşluğa bıraktı kendini. sağ kolunun üstüne düşmüştü. “azıcık incindi” dedi. sağ kolunu tutarak hızlı adımlarla çorak, bakımsız tarlaya doğru hareket etti. ayakları çıplaktı. kurumuş buğday sapları ayaklarına batıyordu. “terlik giymeliydim” dedi. uzaklardan gelen havlama sesiyle adımlarını daha da hızlandırdı. tarlanın sonuna gelmişti. aşağıya, şehre doğru çok dik olmayan tepenin sonuydu burası. oturur şekilde tepeden aşağıya kaymaya başladı. cam parçaları, küçük keskin taşlar bacaklarını parçalıyordu. en son büyükçe bir kayaya çarparak durabildi. sol elinden destek alarak ayağa kalktı. kalan son on metreyi yürüyerek, düşmemeye çalışarak geçti. arnavut kaldırımı sokağa ayaklarını bastığında elbisesi yırtılmış, ayakları ve bacakları parçalanmış, sağ kolu kırılmıştı. balıkçıların önünden bakışlara ve kötü kokuya aldırmadan geçti. sağ taraftaki küçük ara sokağa girdi. on metre sonra sola döndü. durdu. havayı derin derin soludu. tatlı bir rüzgar deniz havasını yüzüne çarpıyordu. gözleri kapalı, sadece koklayarak denize doğru yürüdü.
korna ve fren sesiyle gözünü açtı. arabanın çarpmasına az kalmıştı. arabadan inen kısmen kel, şişman ve sinirli adamın hakaretlerine aldırmadan denize doğru yürüdü. tur gemileri sahili işgal etmişti. daha sakin bir yer bulmalıydı. sahil boyunca yürümeye başladı. deniz havası iyi gelmişti. deniz, onun ait olduğu yerdi. gemilerden uzak bir yer bulduğunda ayağını suyun üstüne koydu, ardından diğer ayağını. sonra ayağa kalktı. suyun üstünde duruyordu. yürümeye başladı. tuzlu su ayaklarını yakıyordu ama umrunda değildi. denizin mis gibi kokusunu içine çekerek suyun üstünde yürümeye devam etti. yürüdü, yürüdü… ta ki ufuk çizgisinde kaybolana dek.
“ameliyatla insana dönüşütürülen deniz kızı çeşme’de kıyıdan otuz iki metre açıkta ölü bulundu.” yazdı gazeteler.
öyküdeki bisikleti merak edenlere başarısız bir çizim. ama anlaşılır bence.
komşusunu balkondan atınca hemen mutfağa koştu, dolaba baktı. boştu. küfrederek kapıya doğru koştu. kapıyı açıp sol tarafındaki asansöre yöneldi. “zemin” yazılı tuşa basıp yedinci kattan zemine doğru hareket etti. elinde komşusunun alet çantasından aldığı orta boylu bir çekiç vardı. üstü başı kan içindeydi. leş kokuyordu. zaten tüm apartman, tüm şehir, tüm ülke belki de tüm dünya leş kokuyordu. kapı açıldı zemin kata gelmişti. önüne fırlayan kapıcı necdet amcanın kafasına çekicin ince tarafı ile vurdu. yüzü kana bulanmıştı. çekici necdet amcanın kafasından çıkardıktan sonra zavallı adamın gözleri kıpkırmızı, elmacık kemikleri çökmüş, dağılmış suratına baktı. “iyi adamdı be” dedi. sonra apartman kapısına doğru yöneldi. etrafı kolaçan etti. sitenin bekçisi on metre uzakta eğilmiş küçük bir erkek çocuğunu yiyordu. kapıyı ses çıkarmadan açtı. bekçinin tam ensesine çekici indirdi. üçüncü darbede bekçi, yediği çocuğun üstüne yığıldı. “sevmezdim zaten şerefsizi” dedi kendi kendine. sitenin kapısına yöneldi. bu yapacağı hayatına mal olabilirdi. salgının yirmi ikinci günüydü. on yedi gündür evinde saklanıyordu. yiyecekleri tükenmişti, artık oradan çıkması gerekiyordu. ilk olarak karşı komşusuna gitmişti belki onda yiyecek vardır diye. fakat az kalsın canından oluyordu. “zombi falan ama pusuya yatmayı biliyolar” diye düşündü.
demir kapıyı ses çıkarmadan açtı. tasarladığı planı kafasında gözden geçirdi. ilk olarak karşı sokaktaki kafenin ilerisindeki tek m migros’tan alabileceği kadar yiyecek alacaktı. sonra iki sokak ötedeki otoparktan bir araba alacaktı. ondan sonra hiç hız kesmeden yaylalara çıkacaktı. tabii o kadar mahluğu peşine takmamak için dağ yolunun başına bırakacaktı arabayı. oradan yürüyerek devam edecekti. en uygun yer olarak orasını düşünmüştü. yüksekte, her yere hakim, hem aç kalırsa yiyecek daha fazla şey bulabilirdi. bir de şehir çok sıcaktı. “durulmaz artık buralarda” demişti kendine. yavaşça kafeye doğru ilerledi. “vay anasını! bi zamanlar burda ergen çiftler, samimi arkadaşlar falan oturup kahve içerlerdi.” dedi, hüzünlendi.
bu mahluklar sese, kokuya çok duyarlıydı. birini ürkütse direkt senin yiyecek olduğunu anlıyorlar, hepsi toplanıp sana saldırıyordu. ilerideki “yaşlı teyze” zombiyi ürkütmeden geçti. teyzenin çenesinin yarısı yoktu ama hala bir şeyler geveliyordu. tülbentine de kan sıçramıştı. ağır ağır geçti gitti yanından uzaklaştı. migrosun önüne gelmişti. camları kırılmış içerisi karanlıktı. hafiften bir tırstı. içeride bir zombi çıksa çekiçle halletmeye çalışacaktı. bir tane çıksa iyi, iki üç tane olursa çekiçle kurtulma şansı çok azdı. silah bulması lazımdı. şehrin meydanına doğru çıktı. yüz metre kadar yürüdü dükkanlara bakarak. gecenin karanlığından yararlanıyordu. sağ taraftaki büyük beyaz iş hanına yönedi. içeri doğru girdi. sağda ilerde nalbur vardı. aradığım yer burası diye düşündü. nalburdan içeri girdi. içeride her türü zincir, sopa, testere, demir boru, bıçak vardı. yerdeki kanlı küreği kaptı. o kadar alet varken küreğe yönelmesi kendine de biraz entresan gelmişti. daha önce biri kullanmıştı bu küreği. iki tane bıçağı kemerine sıkıştırdı. bir adet demir boruyu cebine koydu. diğer cebinde çekiç olduğu için başka yer kalmamıştı. nalburdan hızlıca çıkıp etrafta dolaşan mahluklardan uzak durarak tekrar migrosun önüne geldi. sessizce içeri girdi. sol taraftan alışveriş arabası aldı. temel gıda ürünlerini yani makarna, pirinç, bulgur, şeker, ekmek, süt, bakliyat falan alacaktı. bir elinde kürek bir eliyle de arabayı iterek reyonlara doğru ilerledi. gördüklerini arabasına dolduruyordu. uzaktan hırıltılar işitti. arabayı bırakıp küreği iki eliyle kavrayarak hırıltıya doğru yürüdü. reyonun sonunda sol çaprazında bir zombi et reyonundaki kıyma makinesinin içindeden kıymaları yemeye çalışıyordu. arkasında yaklaştı. küreğin kenarıyla tam kafasına vurdu. hırıltı kesilmişti. arabaya geri döndü. alacaklarını almıştı. kasanın altından poşetleri aldı. hepsini poşetlere koydu. poşetleri arabanın içine geri koyup arabayla marketten çıktı. otoparka doğru giderken “tamam da arabaların sesine tüm mahluklar toplanacak, onları dağ yolunun başında nasıl atlatacağım? en iyisi sessiz bir araç bulmak” dedi. araştırmaya başladı. hem bu poşetleri taşıyacak hem de sessiz bir araç lazımdı. sokağın köşesini dönünce bisikletin arkasına oldukça bütük bir sepet takılmış, üç tekerlekli eskici arabası gördü. kasasındaki demirleri, hurdaları ses çıkarmamaya çalışarak indirdi. ilerdeki ağacın altında üç mahluk vardı ve dikkatlerini çekmemeye çalışıyordu. poşetleri bisikletin kasasına yerleştirdi. bisikletin koltuğuna oturdu. en son orta okuldayken kullanmıştı bisiklet. pedalları çevirmeye başladı. tatlı bir rüzgar yüzüne çarpıyordu, saçları uçuşuyordu.
bacakları yorulmaya başlamıştı. iki buçuk kilometre sonra dağ yolunun başındaydı. “yedi tane poşeti taa tepeye kadar nasıl çıkarıcam ben lan?” diye düşündü. bunu daha önce düşünmemişti. “ulan yarım yamalak plan yaparak dengesiz dengesiz çıktın evden hıyar! insan biraz fazla düşünür, on dakikada plan mı olur?”. hevesi kırılmıştı. hiç izlediği zombi filmlerindeki gibi olmamıştı. ramazan olduğundan mıdır nedir zombilerde pek saldırmıyorlardı. uysal uysal bir iki hırlama falan. ancak çok aç oldukları zaman din iman dinlemiyorlardı şerefsizler. dağ yolunun başına geldi. poşetleri bisikletten indirdi. poşetleri orada bırakmaya karar verdi. ilk olarak yukarı çıkıp kendine güvenli bir yer bulacaktı, daha sonra atla, eşşekle iner alırım artık poşetleri dedi.
devam edecek gibi gözüküyor …
Kayıtlı olduğu alan zombi market kürek çekiç mahluk türk zombi haydar